alper kemal

ben daha bişey demiyorum.

bu bloga google’dan gelenlere teşekkür yazısı, ayrıca diğer istatiksel bilgiler

Yazan: unremute Kasım 5, 2009

WordPress sağolsun, pek çok hizmetiyle, blog yöneticisine yardımcı oluyor. İstatistikler özellikle, oldukça başarılı. Bu istatistikler hizmetini kullanarak, blogun neredeyse bir yıllık performansıyla alakalı, bir yorum yazısı yazmaya karar verdim. özellikle, arama motorlarında bu blogu bulan insanların, hangi kelimeleri aratarak buraya geldiği, özenle okunması gereken kısım. Kısa kesip hemen ona geçeceğim zaten.

Öncelikle en çok ziyaret edilen sayfalar.

  • en çok ziyaret edilen sayfa, “benle alakalı diğer” sayfası. söylediklerimden daha farklı şeyler merak mı ediliyor nedir, genellikle seçtiğim konuları değiştirmeliyim galiba :)
  • en çok ziyaret edilen yazı, “amsterdam & delft” yazısı, ki iki fotoğraftan oluşuyor. buraları merak eden çok, anladım tamam.
  • 3. en çok ziyaret edilen sayfa, “Fotoğraf” sayfası. bakmayı seviyoruz, daha kolay. Ama öyle fotoğraflar yok orada, hayalkırıklığı için kusura bakmayın :)

Bana ziyaretçi gönderenlere gelince. Özgecim, canım benim, açık ara birincisin bu konuda. Ziyaretçilerimin büyük kısmı, senin blogundan gelmişler buraya. Trafiğin büyük kısmını sana borçluyum sanırım, saol :) Senin blogun trafiği aldı başını gitti heralde.

Neyse, google’da kullanılan arama kelimeleri, ve buradan benim bloga gelenler. Neler var neler… şaka gibiler var. En çok gözüme çarpanları paylaşıyorum aşağıda tek tek.

opencv nedir”: bu ve bunun gibi, opencv üzerine yapılan bir çok aramayla gelmişler. Opencv hakkında bir sayfa hazırlayacaktım, olmadı, kaldırdım o sayfayı kusura bakmayın.

özge atakan”, “özge atakan bloguna yapılan yorumlar”: Özge canım benim, bak insanlar seni araraken beni buluyor ve bu aramayı yapan çok, google’da çok aranıyorsun özge bak benden söylemesi :)

delft”: bunun hakkını vereceğim.

stroopwafels”, “stroopwafels ticareti yapmak istiyorum”: Benden başka da stroopwafel hastaları var, mutlu oldum. Ama ikinci aramayı yapan arkadaş, canım eğer türkiyeye götürmeyi düşünüyosan bu mereti, o işe ben giricem, hiç kalkışma bence.

hayyam pasajı dükkanları”, “yashica fotoğraf makinaları”: fotoğraf ve fotoğraf makinaları hakkında daha çok yazmam lazım, onu anladım.

passiflora rapunzel twitter”: buna çok güldüm, PuCCa’yı ararken, beni bulana çok güldüm :)

yabancı öğrencilerin türkiyedeki yaşamı”: ya ben bunla alakalı bişey yazmadım, ama bunu merak eden arkadaşı da merak etmedim değil.

gay esprileri”, “hollandada gay mekanları”, “sevişen çılgın gaylar” : bu aramalara hem çok güldüm, hem üzüldüm, hem düşündüm. Blogun bir yerinde gay kelimesini kullandıysam, ki kullandım yine ve bu konuda bana gelen çok olacak yine, bir sürü kişi gelmiş bu şekilde. Bir de malum hollanda imajı birleşince, trafik akmış burdan. Üzüldüm, böyle bi imaj olsun da istemiyorum. Çok düşündüm, insanların ne aradıkları dikkat edilmesi gereken bir konu. Son aramayı yapan arkadaş, sapkınlıktan aramış belli. Ama hollanda’da gay mekanı arayan çok kişi var. Bizim toplumda böyle bir durumu itiraf etmek mümkün değil pek tabii ki, hollanda’da yaşıyor olsanız bile. Birkaç türk arkadaş, böyle bir mekan arıyor olsa gerek, bulamamış ki, artık google’da aramaya başlamış. Yoksa herhangi bir arkadaşına sorsa öğrenir. Garip, komik, ilginç. Tek sorun, cevabı ben bilmiyorum arkadaşım :)

hayat boğuyo beni”: öncelikle, ilaç olabildiysem sana, ne mutlu. Ama arkadaşım, o kadar mı kötü halin ki, bunu bile google’da arıyosun? Üzüldüm de sana…

hollandada kolbastı dersleri”: buna gerçekten çok güldüm. Abi bu kadar yaygınlaştı mı bu kolbastı? Türkiye’de hala moda mı bilmiyorum ama, buraya sonradan gelmiş olsa gerek ki, arayan arkadaşlar var baksana :)

bunaldığımızda nerelere gitmeliyiz”: öncelikle bunaldıysan, bu zaten kendini evden çıkartmadığın, ve muhtemelen bilgisayarına gömüldüğün, hayatın sadece sanal olduğu içindir. Bunun çaresini bile google’da arıyorsan, işin zor canım. Bunaldığında, çık dışarı, gidebileceğin yerler bul işte bir şekilde, bunu bile google’da arama artık yani.

özlesemde ulaşamam sevdiğim”: ama bana ulaştın :)

midemden acı geliyor kime danışayım”: her şeyin cevabı internette var diyoruz ya artık, arkadaş bunu bile aramış, bir de ne alakaysa, benim bloga gelmiş. Kime danışacaksın arkadaşım, tabii ki doktora danışacaksın. Adam bunu bile önce google’da danışıyor. Şöyle arasaydın bence, “midemden acı geliyor, doktora danışmalı mıyım.”

bel soğukluğu ne zaman belirti verir”: bak bu konuda, doğru adrese geldin arkadaşım. Sadece bir yazıda bu hastalığın adı geçiyor, o da yanlış teşhis gerçi ama olsun. Belirtilerden bahsediyorum en azından :)

amsterdam red light”, “hollanda sex partisi”, “hollanda gece kızlar”, “hollandada sex partneri arıyorum”: komik değil mi? Bunları arıyor insanlar internette. Hollanda’da arıyorlar bu istediklerini. Hollanda’nın, Türkiye’deki malum imajı üzerine yazmıştım aslında, çok söyleyecek bir şey yok bu konuda, isteyen tekrar okuyabilir. Hatta, lütfen okuyun tekrar bu yazıyı. Başka bir şey söylemek istemiyorum. Sadece son aramayı yapan arkadaşa şunu söyleyebilirim, hadi sevgiyi aşkı geçtin tamam, sadece sex partneri arıyorsun, ona da tamam, yalnız arkadaşım, bunu internette ararsan, çok dolandırırlar seni.

evlenip hollandaya nasıl gidebilirim”, “hollandaya nasıl kaçabilirim”: bu insanlar, sırf hollanda kelimesini kullandığım için bu bloga geliyorlar sanırım. Şimdi tekrarladığım için, daha da çok gelecekler. Ve ilginçtir, bu tarz aramaları yapan insan sayısı oldukça fazla. Çünkü herkes kolay yolundan yaşamaya, “yırtmaya” bakıyor. “nasıl bi yere kapağı atarım”, “avrupaya bi attım mı kapağı, günümü gün ederim” düşünceleri o kadar çok yaygın ki. Hollanda hakkındaki yazıda, bundan da bahsediyorum aslında. Canlarım, çalışıyor insanlar burda. Ama sen istiyorsan gel yine. Aslında gel ya, tam sana göre burası. Evlen, at kapağı buraya, al vatandaşlığı, işsizlik parası al, ölene kadar otur evinde çalışmadan sonra. Tam sana göre. He yalnız bu kurnazlığı yapan tek sen değilsin, o kadar çok kişi yapıyor ki bunu, çok yakındır bu sistemi toptan kaldıracak avrupa. Suistimal sınırları zorlamaya başlamış çünkü, haberin olsun.

magic mushroom”, “magic mushroom etkisi sonra gelirmi”, “gümrük magic mushroom” : bunlara da çok güldüm. Magic mushroom arayanları anladım tamam, nedir falan merak ediyorlar, ya da nasıl bulunur. Hollanda malum, bana çok geliyorlar o yüzden. Yalnız bir haber edeyim, magic mushroom, “tolere” edilen maddelerden çıkarıldı tekrar. Yani, mushroom da illegal artık, haberin olsun :) İkinci aramayı yapan arkadaşa bayıldım, canım sana cevabım şu, mutluluk diyoruz ona, sadece maddelerde arama, birşeylere mutlu olup, onu bir maddenin etkisi sanma. Sadece maddeyle değil, kendin de mutlu olabilirsin. Son aramadakilere de çok güldüm. Gümrükten nasıl geçirtirim, türkiyeye nasıl kaça getirtirim, ytl ve euro fiyatı nedir. Ben de bilmiyorum, kusura bakmayın :)

sanat insanı terbiye eder”: benim bloguma getirmesine en memnun olduğum arama bu, bununla bitirmek istedim. Niye bana geldi, bilmiyorum. Sanat kelimesini çok kullandığımdan olabilir. Ama hayatımın en önemli cümlelerinden birtanesini, birileri aramış, ve beni bulmuşlar, çok mutlu oldum. Abuk sabuk aramaların içinde, güneş gibi parladın bana, teşekkürler. Senin tarzında arama yapanların daha fazla gelmesini sağlamak lazım, onu da anladım…

Bunlar ve bunlar tarzında daha bir sürü arama var. Çok garip başka aramalar gelirse, onlardan da bahsederim ileride. Şimdilik bu kadar, görüşürüz.

dipnot: Yeltenmeler sayfası güncellenmiştir :)

Yazı kategorisi: genel | 1 Yorum »

Stadsherberg de Mol

Yazan: unremute Kasım 2, 2009

Ben sana hiç Delft’ten bahsetmedim daha dimi? Anlatacak çok şey var. Küçük sevimli kentimde, ilk bakışta yahu napılır ki burda deseniz bile, dışardan klasik hollanda mimarisi sıradan bir bina dediğin yerlerin içinde, hiç ummadığınız şeylerle karşılaşmak mümkün. Tek ihtiyacınız olan, biraz tecrübeli arkadaşlar :)

Birkaç hafta önce, bir ev partisinde ortaya atılan fikir üzerine, Delft’in bihaber olduğum restoranlarından birtanesine gitmeye karar verildi. De Mol. Delft’in ortaçağ restoranı. Ortaçağ restoranına gidelim mi dediklerinde, bana çok da bir şey ifade etmedi aslında. Ertesi gün gidildiğinde de, kapıdan girene kadar hala birşey ifade etmemişti.

Stadsherberg_de_molGirdik, elektrik yok, mekan eski, mum ışığında bir sürü insan. Dedi ki arkadaşlar, et yiyeceğiz burda. İyi, severim ben eti. Oturduk yerleştik masamıza.

Ortaçağ kıyafetleri içindeki garsonlar önce muazzam bir ekmek – sos ikilisi getirdi. Ekmek bizim köy ekmeklerine çok benziyor. Sıcak olması ve olağanüstü tadı, sizi sevindirik yaparken, o sosa bandığınızda ekmeği, hayatınızın dönüm noktalarından birtanesini yaşadığınızı anlıyorsunuz. Hayatımda bu kadar güzel bir sos yemedim, günlerce o sosa ekmek banıp yiyebilirim heralde bıkmadan. Ama biraz kurnaz ve iradeli olup, onunla doymamak lazım, nitekim arkasından gelecekler, akıllara ziyan.

Sonra sıra yemeklere geldi. Menü fiyatına, sınırsız et. Siz yedikçe getiriyorlar. Ama o kadar çok Türk gidince, mümkün olduğunca ağırdan aldılar, biraz fazla yedik sanırım. Tabaklar tahta, etler eski toprak kaplarda geliyor. Geldi, kuzu, tavuk, domuz, bir şey daha, hatırlayamadım şimdi. Tek şansıszlığımız, o gün tavşan yokmuş, onu tadamadık. Domuz yemiyorsanız, kuzu ve tavuğa yükleniyorsunuz. Hayatımda böyle bir kuzu yemedim, tavuk da apayrı zaten. Etlerin sosları ise, beni benden aldı. Dedim evet, et soslu olmalıymış. Salatanın yüzüne bakmam diyordum, kerevizi kıtır kıtır yediğimi ilk kez biliyorum. Patates sevmem, avuç avuç yedim galiba.

demoltavuk Bu şekilde sanırım 25 tabak kadar et yedik. 10 kişi civarı mıydık acaba, onu da hatırlamıyorum. Şunu söyledim mi bilmiyorum, malum ortaçağ restoranı, çatal bıçak namına hiç bir şey yok. Her şeyi ellerinizle yiyorsunuz. Ben bilmem kaçıncı tabağı bitirdikten sonra, ellerimi yıkamak istedim. Masadaki limonlu su kabında yıkayabiliyorsunuz ama, alışmışız sabuna, tuvalete gittim. Giderken ve dönüp yerime otururken, yerlerde dolaşan tavukları da kışkışlamak gerekiyor tabi. Malum tam bir han havası olduğu için, tavuklar da ortalıkta dolanıp duruyorlar.

Yemek bittikten sonra, geleneksel hollanda tatlısına geldi sıra. Garsonlar tatlıyı getirdikleri zaman, tatlıyı yani Syllabub ”Royal Dutch", masaya koyuyorlar, yanına kaşık da koyuyorlar ama, kaşığı kullanmak yerine elle yememiz gerektiğini önerip, sonra tatlının hikayesini anlatıyorlar. Şöyle ki, bu tatlı “royal”, kraliyet ailesinden geliyor hikayesi. 8. Henry , yaşlanır, artık gece hayatı başarısızdır. Bunu kendine çok dert eder. Bir gece uyku tutmuyor, sarayında dolanıyor, mutfak katına geliyor. Orda dolaşırken, mutfakta bir hizmetçi kadın görüyor, büyük bir kazanda krema kaynatıyor. Kralımız, bir anda, şevke geliyor. Önce diyor, yahu ben kralım, bu bir hizmetçi, bana yakışmaz. Sonra diyor boşver, giriyor mutfağa, kadını masaya yatırıyor. Sonra, garsonların tabiriyle, “the oldest game known to man” oyununu oynarken, bir ara eli raflara çarpıyor, raftan şarap şişesi kazana düşüyor. Kazandaki krema köpürüyor, kral orta parmağıyla bu köpükten tadıyor, çok beğeniyor. Beğenmekten öte faydası da oluyor. Ve kralımız, o gece hizmetçi kadınla 8 kere birlikte oluyor. Hollanda kraliyet ailesinde, 8 tane Henry yok, ama bu kralın 8. Henry diye tanınmasının sebebi işte bu gece oluyor. Garsonlar diyor ki, eğer siz de gerçekten bu tatlının tadına varmak, ve faydasını görmek istiyorsanız, kaşık kullanmak yerine, siz de orta parmağınızla yemelisiniz, nitekim biz de aynı özenle bu tatlıyı içerde hazırladık. Aynı özenden ne kastetti, onu bilemiyoruz. Yedik :)

207-web-boh1

Hayatımın en güzel etlerini burda tattım sanırım. Öğrenciler için uygun fiyat tarifeleri de var. Bu bahsettiğim yemek, 10 euro bir öğrenci için. Yediğiniz etin miktarını düşünürseniz, kesinlikle değiyor. Restoranda daha bir sürü şey var, mekanı kapatıp, özel eğlence isteyebiliyorsunuz, özel temalı partiler isteyebiliyorsunuz. O zaman fiyatlar uçuyor tabi. Fiyatlardan bahsetmiycem burda, çok merak eden, buyursun baksın: http://www.stadsherbergdemol.nl/

Özellikle kuzunun tadı damağımda kaldı, bir kaç kere rüyamda bile gördüm. Delft’in yeni yeni keşfettiğim mekanlarından birtanesi oldu sanırım. Birkaç kere daha giderim gibi geliyor hatta. Misafir geldiği zaman da, götürülebilecek bi yer. Niyeti olan varsa, misafir olarak gelmeye, tıka basa et yenebilecek bir akşam vaadedebiliyorum, buyrun gelin :)

demol alper

D.N: Çatal bıçak yok dedim, gerçekten yok. Yandaki fotoğrafta kendimizi kaybetmiş şekilde yemek yerken görebiliyorsunuz bizi, ama Turhan’ın elindeki bıçak sizi aldatmasın. En başta gelen ekmeği kesmek için bıçak getiriyorlar, ama sonra götürüyorlar aslında onu. Turhan gibi kurnazlık yapıp, çalarsanız o bıçağı, etleri parçalamak biraz daha kolay olabiliyor tabi :)

Ayrıca, Turhan’a da teşekkürü bir borç biliriz, mekanı tavsiye edip bizi götüren kişidir kendisi. Turhan, kusura bakma, kişi başına düşen tabak sayısı rekorunu kıramadık, ama mutfakta daha fazla kuzu kalmayınca, sadece tavuk gelmeye başlayınca, yapacak bir şey kalmadı :)

demolkuzuKuzudan bahsettim o kadar, göstermeden olmaz. Müthiş karnım acıktı şimdi. Bir dahaki yazı da, cumartesi pazarında yediğimiz balık hakkında olsun bari. Onu da uzun uzun anlatmam lazım, önce biraz fotoğraf toplayalım.

Görüşürüz, öptüm.

Yazı kategorisi: genel | » yorum bırak;

sevgili blog

Yazan: unremute Kasım 1, 2009

sevgili blogum,

sana selam etmeyeli, neredeyse 1 ay olmuş. 4 ekimde konuşmuşum seninle en son, bugün 1 kasım. 1 ay seni yalnız bıraktığım için, öncelikle özür dilerim. ama ben yokken ziyaret edenin çok olmuş, öyle duydum :)

sevgili blogum, seni neden yalnız bıraktım, merak ediyorsun değil mi. bunu sana nasıl itiraf edeceğim bilmiyorum. aslında biliyorsun neden olduğunu. en son sana veda ederken, senden ve ziyaretçilerinden özür dilemiştim. seni ve kimleri kimleri üzdüğümü farketmiştim. hepsinden önemlisi kendimi üzdüğümü farketmiştim. yeltenmeler sayfana söylemiştim ya bişeyler, yaptıklarım ama yarım kalanlar. işte onların yarım kaldığını farketmiştim. kendime haksızlık ettiğimi farketmiştim. eksik bir şeyler vardı, onları aramaya çıktım sonra. arandım, dolandım durdum, ufak bir seyahate çıktım aslında.

sevgili blogum, seni başka bloglarla aldattım bu sürede. bunu itiraf etmek istiyorum. seni sadece yeltenmelerimle bırakmıştım çünkü en son, ve bundan memnun değildim. yarım kalıyordu her şey seninle. itiraf edeyim, seni bu 1 aydan önce de aldatmıştım başka bloglarla aslında. sana söylemedim hiç. aslında kimseye söylemedim. gizli kimliklerle, kendimi gizleyerek başka bloglarla birlikte oldum. benden başka kimse bilmiyor ama o blogları, merak etme. o blogları ziyaret edenler, kim bu diyorlar. birkaç kişi biliyor belki, ama o birkaç kişiyle kalacak onlar. sana ve kendime bile itiraf edemediklerim var orada. ve üzgünüm ama, o blogları daha çok kişi ziyaret ediyor, üzgünüm.

seyahate çıktım demiştim ya. sordum kendime, niye benim hayatım, senin yeltenmeler sayfanda kalıyor dedim. niye ana sayfana koyamıyorum onları da, yeltenmelerde kalıyor. geçen yazımda, aslında kendimi ihmal ettiğimi farkettiğimi söylemiştim. ama bunun şeklini şemalini tam idrak edememiştim o zaman. eksik bir şey vardı, onu aradım. buldum. belki sevinirsin buna, buldum o eksikleri. bu araya ihtiyacım vardı, bir “sebbatical” benim ihtiyacımdı. aslında kısa sürdü. şanslıyım. 1 ay sürdü benim için “sebbatical.”

şeytana uydum sevgili blogum. şeytana uydum, ve bundan şimdi pişman değilim. yeltenmelerime sarıldığım gibi, yeni insanlarla tanıştım. ortaçgil’le mesela, mehmet erdem’le. ben onları sevdim onlar da beni.

yüzünü döken küçük kızı buldum sevgili blogum. su isteyen bütün çiçekleri buldum. yonca geldi sonra, zor bu iş dedi. yok be dedim, o kadar zor değil, bunu diyince içim kıpır kıpır oldu, bir küçük çocuk oldum, benimle birlikte herkes ve her şey birer küçük çocuk oldu. benimle oynayacak küçük çocuklar buldum sevgili blogum. her şey sıcak oldu sonra, çok sıcak oldu.

şimdi kalp çarpıntıları ile uyanıyorum sevgili blogum. uyandım zaten, kalp çırpıntısıyla, şimdi her sabah devam ediyor o çarpıntılar. heyecanlar beni buldu sevgili blogum. yeltenmeler sayfanı çok ihmal edicem bundan sonra blogum, özür dilerim. oraya söyleyecek bir şeyim yok artık. ama doğrudan sana söylerim bundan sonra, dosdoğru yüzüne söylerim. senin yüzünü yenilemenin de vakti geldi sevgili blogum. seni de değiştirmenin vakti geldi.

sevgili blogum, başka bloglar da var hayatımda. bunu unutma olur mu, hayatımı sana adayamam. başka bloglarla da görüşüyorum, konuşuyorum ve paylaşıyorum. senin hiç haberin olmayacak onlardan, mahremiyetimin arkasında kalıyor onlar artık, artık “partican” olmayabilirim sevgili blogum, bu kadar teşhircilik yeter. ama seni ihmal etmem merak etme :)

düşünmeyi unutmuştum sevgili blogum. hani benim felsefem, nerdeydi? politikam nerdeydi? mahremiyetim nerdeydi? nelere kafa yorardım ben sevgili blogum? aklımı en son ne zaman kullanmıştım? en son neyi eleştirmiştim ben? hayatımın sanatını ve felsefesini ihmal etmiştim blogum. şimdi onlara da sarılmak lazım.

eksik bir şey vardı demiştim ya sevgili blogum. onu buldum. şimdi eksik bir şey mi var hayatımda, çayım sigaram her şeyim tamam.

her şeyim tamam oldu şimdi sevgili blogum. ama mutluyum ki eksikmiş bir şeyler, böylece o eksikler tamamlanınca, yeni geldiklerini anladım sevgili blogum. kırmızı halılarla, şenliklerle karşıladım, buyur ettim baş köşelere onları sevgili blogum.

sen de değiş şimdi, sen de gel sevgili blogum, sana da hoşgeldin diyeyim.

Yazı kategorisi: genel | » yorum bırak;

özür dilerim

Yazan: unremute Ekim 4, 2009

mutlu olmak sadece insanın kendi elinde. orda burda aramanın bi anlamı yok. bak ben bundan sonra mutluyum sadece. saçma sapan şeylere üzülmenin hiç bir anlamı yok onu öğrendim. sen ne kadar üzülsen de, eğer daha fazla üzüleceksen, gerek yok. ne kadar çabalasan da, üzülüyorsun. daha fazla üzülmek, ilerde daha da fazla üzülmeni engellemiyor.

mutlu olmak lazım. bu da sadece senin elinde. sadece bir kişinin elinde, o da sensin. başka hiç kimse, asla mutlu etmez seni. asla ama asla. mutlu ettiğini sanarsan da, aslında, seni mutlu eden, yine de sensin. bir başka insan değil. sen bir şeyden mutlu olmak istiyorsan, o sensin aslında, o şey değil.

bak ben bundan sonra mutluyum. beni mutlu eden şeyler yer alacak sadece hayatımda, ve sadece mutlu olucam. ne para, ne sıkıntı, ne başka bir insan, ne başka bir dert, hiç bir şey canımı sıkamaz. sadece mutlu bir alper olacak bundan sonra. peki kolay mı, zor mu mutlu olmak? ne yapmak gerekiyor? hiç bir şey. zaten yaşamını devam ettirmeni sağlayan her şey seni mutlu etmiyor mu?

hayatta kaldığım sürece mutluyum. beni mutsuz etmiş, ve bundan sonra da mutsuz edecek hiç bir şeye ihtiyacım yok bundan sonra. beni mutlu eden şeylerin ve insanların kıymetini bilmekten başka, hiç bir şey yapmam. kıymet bilmeyenin de kıymeti bilinmez.

bak sana yarınımı anlatayım. hatta bugünden başlayarak. gittim. alışverişimi yaptım marketten, ucuzundan. param yok, müthiş para sıkıntısı içindeyim hollanda’da. umrumda mı? değil. en ucuzundan alışveriş yapıyorum. 30 euro’ya bütün haftalık ihtiyacımı aldım. param kaldı mı? hayır. umrumda mı? hayır. buzdolabım ağzına kadar doldu. en fazla 10 euro daha harcarım bu hafta, zaten daha fazlası için param yok. tatlıdan içeceğe, meyveden, sebzeye, her şeyimi aldım. buzdolabımın ağzına kadar dolu olması, açtığımda gördüğümün bi aile, ev dolabına benzemesi, beni müthiş mutlu ediyor.

geldim evime. bifteğimi pişirdim. kendi istediğim tarzda. en kalınından, ince ince doğramadan. kalın et pişirmeyi öğrendim bu akşam kendi kendime. yanına makarna, yanına pişmiş sebze. daha büyük bir mutluluk var mı? insanın, kendi karnını doyurabilmesi gibi bir mutluluk var mı? kendi yaptığım yemeğe aşık oldum, yaşadığım şehri sevdiğim gibi.

yemek bitti, ya sonra? içeceğim var, her türlüsünden, kahvem var, tatlım var, meyvem var. hangisini yesem, hangisini tatsam diye bocalamak bile, beni mutlu etti.

para bulup, sportkart’ımı alıyorum yarın. spora başlıyorum. sporla meşgul etmek lazım, vücudu da, beyni de. başka bir şey düşünmemek lazım. yarın spora başlıyorum. anlatırım sonra.

sanattan çok uzak kaldım bir süredir. fotoğraf çekmeye başlıyorum pazartesi. hele ki, böyle mükemmel bir ortam, şehir ve ülkede, mükemmel fotoğraflar çekmek, işten bile değil. model gırla zaten. öyle çok fazla aramaya gerek yok.

sanat ve spor. insanın hayatından eksik etmemesi gereken şeyler. bunlarla mutluyum ben. bunlarla mutlu olucam.

yarın temizlik günü benim evimde. bu hafta salonu temizlemenin sırası, carlos’ta. haftaya benim. ama yarın sabah erken uyanıcam. çamaşırlarımı yıkıcam, odamı temizlicem. mis gibi kokacak odam. daha büyük mutluluk var mı? daha güzel mutluluk var mı? muhtemelen yarın yağmur yağacak yine hollanda’da, umrumda mı? değil. tertemiz kokacak odam. daha güzel mutluluk var mı?

odamda ne kadar çöp varsa atıcam. ha odamı pislik götürüyo sanma, ama çöp olması gereken çok şey var. tüm çöpleri atıcam. hep atayım atayım diye niyetlenip, odamda gereksiz yere yer ayırdığım tüm çöpleri atıcam.

meyvelerimi yerim şimdi. muz, mandalina, mango, elma. ne istersen var. daha güzel mutluluk var mı? kahvem var.

bundan sonra sadece mutlu olmak var. gereksiz, çöp her şeyi atmak var hayattan. çok daha fazla yazıcam buraya. müzikle ilgilenmem lazım, fotoğraf çekmem lazım. bunları eksik etmemeliyim hayatımdan.

şu küçük boy gitarlar var ya. onlardan bulmam lazım. gitar çalmayı öğrenicem mesela. ufak boy olsun, kendi kendime mırıldanayım yeter bana. yeterince romantik.

romantizmi eksik etmemek lazım hayattan. yavuz’un babasının dediği gibi, romantizm sadece bir kızla bir erkek arasında olmaz. romantizm, bir tek kişinin, tek başına yaşadığı gibi de olur. romantizm ihtiyaç. romantik yaşarım ben de. mutlu olurum.

çok unutmuşum kendimi. ufak şeylerle mutlu olurdum ben. gereksiz şeylere çok üzmüşüm kendimi. ufak lokmalarla mutlu olurum, parasızlıkla, bisikletimle, delft’in kanallarıyla, yağmurla, müzikle, yemek yapmayı öğrenmekle mutlu olurum. tadı berbat da olsa, hollanda tatlılarıyla bile mutlu olurum belki.

mutlu olmak çok kolay. yeter ki sen iste. mutlu olmak, ne bir insana, ne bir nesneye, ne bir şehre, ne bir ülkeye, ne de herhangi bir şeye bağlı. mutlu olmak, sadece bir insana bağlı. o da sensin. o kadar uzun zamandır unutmuşum ki bunu. o kadar uzun zamandır unutmuşum ki kendimi. o kadar uzun zamandır ihmal etmişim ki kendimi.

kendime kocaman bir özür borçluyum.

tüm vaktimi, sadece kendime ayırıyorum bundan sonra.

kendimden özür diliyorum.

yanlış şeyler için, kendimi ihmal etmişim. bundan sonra, amacım, sadece kendimi mutlu etmek. özür dilerim.

bundan sonra, sadece mutlu olmak, ve güzel ve kıymetli insanları anmak ve özlemek var. güzel ve kıymetli insanlar, sizleri çok özlüyorum. kadehini bana kaldıran insanlar, ve mutlu anlarını benimle özdeşleştiren insanlar, sizleri özlüyorum, hayatımdaki yerleriniz, pek büyük. beni mutlu ediyorsunuz. siz de mutlu olun. sizler biliyorsunuz kimler olduğunuzu…

(hepinizi tek tek anıcam bu sayfada, yarın.)

Yazı kategorisi: genel | 1 Yorum »

amsterdam & delft

Yazan: unremute Eylül 29, 2009

Amsterdam’ın tadına baktım, keyfini çıkardım…

Görüntü042

Delft’te, fotoğrafçının fotoğrafı…

Görüntü044

Yazı kategorisi: genel | » yorum bırak;

bir gün seni sevdiğimi anlarsın…

Yazan: unremute Eylül 22, 2009

uykuların kaçar geceleri 
bir türlü sabah olmayı bilmez 
dikilir gözlerin tavanda bir noktaya 
deli eden bir uğultudur başlar kulaklarında 
ne çarşaf halden anlar, ne yastık 
girmez pencerelerden beklediğin aydınlık 
kapanır yatağına çaresizliğine ağlarsın 
onun unutamadığın hayali 
sigaradan derin bir nefes çekmişcesine dolar içine 
sevmek neymiş bir gün anlarsın

bir gün anlarsın aslında her şeyin boş olduğunu 
şerefin, faziletin, iyiliğin, güzelliğin 
gün gelir de sesini bir kerecik duymak için 
vurursun başını soğuk taş duvarlara 
büyür gitgide incinmişliğin, kırılmışlığın 
duyarsın 
ta derinden acısını çaresiz kalmışlığın 
sevmek neymiş bir gün anlarsın

bir gün anlarsın ne işe yaradığını ellerinin 
niçin yaratıldığını 
bu iğrenç dünyaya neden geldiğini 
uzun uzun seyredersin de aynalarda güzelliğini 
boşuna geçip giden yıllarına yanarsın 
dolar gözlerin için burkulur 
sevmek neymiş bir gün anlarsın

bir gün anlarsın sevilen dudakların 
sevilen gözlerin erişilmezliğini 
o hiç beklenmeyen saat geldi mi 
düşer saçların önüne ama bembeyaz 
uzanır gökyüzüne ellerin 
ama çaresiz 
ama yorgun 
ama bitkin 
bir zaman geçmiş günlerin uykusuna dalarsın 
sonra dizilir birbiri ardınca gerçekler acı 
sevmek neymiş bir gün anlarsın

bir gün anlarsın hayal kurmayı 
beklemeyi 
ümit etmeyi 
bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir 
bütün vücudunu saran o korkunç geceyi 
lanet edersin yaşadığına 
maziden ne kalmışsa yırtar atarsın 
o zaman bir çiçek büyür kabrimde kendiliğinden

seni sevdiğimi bir gün anlarsin…

Ümit Yaşar Oğuzcan

Yazı kategorisi: genel | » yorum bırak;

dinlerken aklıma gelenler

Yazan: unremute Eylül 20, 2009

sezen aksu – yanmışım sönmüşüm ben

bisiklet parkına, bisikletimi kilitledikten sonra, “rookzone”da bir sonraki treni beklemek. gidecek o kadar çok yer var ki…

binmek istiyorum bazen bir trene, nereye gideceğimi önceden seçmeden. istanbul’da rasgele bir otobüse bindiğim gibi. burda da, ilk gelen trene binmek, çok şeyi istanbul’da bıraktığım gibi, çok şeyi geride bırakarak gitmek.

aklımdaki kısa filmi çekmek istiyorum. kesinlikle delft’te olacak. daha önce hiç denenmemiş tekniklere falan heveslendiğim yok. klişe dolu olsun. herhangi bir filmde, ya da filmciliğe yeni başlamış herhangi birisinin, ilk heveslerle orjinal olduğunu sanarak, binbir kere çekilmiş sahneleri çektiği gibi, her yerde görebileceğiniz sahneleri çekmek istiyorum. ama ben bazen, işte böyle klişelerle görüyorum yaşadığım yeri. yaşadığım yer delft, ne kadar yeni de olsam burda, klişeler her zaman yanımda. istediğin kadar her şeyi geride bıraktığını zannet, hiç bir şey kendini geride bırakmıyor.

gözden uzak kalınca, bırakmıyor seni klişeler. bavulunun bir köşesine sıkıştırıyorsun, onları da götürüyorsun.

fotoğraf çekmek istiyorum. delft’in, üstü yapraklarla kaplanmış kanallarını kendine fon seçen fotoğraflar çekmek istiyorum. bir kadına, ya da bir erkeğe, ya da bir hayvana, bir ağaca, üstüste yığılmış yüzlerce bisiklete, kendi gözümden bakmak istiyorum. onları nasıl gördüğümü, anlamak istiyorum. klişelerle dolu olabilir, umrumda değil.

bazen hiç dönmek istemiyorum. her zaman yer değiştirmek istiyorum. hiç dönmemek, hep birilerini, bir yerleri, bir şeyleri geride bırakmak istiyorum. her durakta inip, biraz orada oyalanıp, bir sonraki trene biner gibi. sonra o istasyonu da geride bırakmak istiyorum. stoptrein olsun bindiğim. her durakta dursun. en ufak duraklarda bile. varoşlarda bile dursun. kondüktörler hiç biletimi kontrol etmesin. her durakta, bir sigara izmariti bırakmak istiyorum arkamda.

aynı yerde durmak, hayatı durduruyor. bayağılaşıyor bazen. takılıp kalıyorum olduğum yere. nefret etsem de, öyle olduğunu sansam da, aslında içten içe çok seviyorum ayrılmayı, gitmeyi, hep birilerini bir yerlerde bırakmayı.

birkaç güzel anım olsun her istasyonda, yetiyor bana. sonra çok geride kalıyor o istasyonlar. isteyen, bana bir kartpostal yolluyor. isteyen sesini duyuruyor bana. ya da o gerideki durakların birtanesinde kalıveriyor. orda kalmak, onun tercihi. herkes hangi yöne giden trene bindiğimi biliyor sonuçta. ve her durakta indiğimi de. birkaç denemeyle, beni bulabiliyor isteyen.

geride bırakmak istiyorum herkesi. her şeyi. sonra üzülmek istiyorum. ağlamak belki. sonra geri dönmek istiyorum. geri dönüp bulmak istiyorum.

ama biliyorum, döndüğümde, çok şeyi, çok kişiyi bulamam.

beni isteyen bulur, ben istesem de onları bulamam…

bir tek klişeler, kendiliğinden, ayağına kadar geliyor insanın… hep aynı odanın içinde, köşeden köşeye, dolanıp durur gibi. her defasında yeni bir köşeye geldiğini sanar gibi.

Yazı kategorisi: genel | Etiketler: , , , | » yorum bırak;

cumartesi pazarı

Yazan: unremute Eylül 19, 2009

perşembe ve cumartesi günleri, delft’te pazar kuruluyor. bildiğin bizim semt pazarı işte. çiftçiler falan gelip ürünlerini satıyorlar pazarda.

pazar kurulmasının yanı sıra, bu ufak şehrin eğlencesi de aynı zamanda perşembe ve cumartesiler. hele bir de hava güzelse, müthiş bir zevkle pazarı gezip, hiç bir şey almayacaksanız bile atıştıracak birşeyler alarak keyfinize bakabilirsiniz.

hava bugün çok güzel delft’te. güneş var, ki yakında uzun bir süre için kaybolacak sanırım. oktay’la gittik pazara. bu sefer ihtiyaçlarımızı almak için aslında. daha önce gezmeye gidiyorduk hep. meyve aldık bol bol. ucuz mu değil mi, tam kestiremiyorum ben, pek anlamadığım için pazar alışverişinden, ama oktay’ın yardımlarıyla, “iyi abi bu, alalım” telkinleriyle, 1 haftalık vitamin ihtiyacımızı aldık.

ailecek gelmiş herkes. tadına doyum olmuyor. öyle çok büyük değil aslında pazar, iki sokaktan oluşuyor sadece. bizim devasa semt pazarları gibi değil. ama tadı apayrı, daha çok bir festival, şenlik havasında, panayır derler ya bizim orda, ufak panayır gibi işte. hayatımda yaptığım belki de ilk alışverişten, işte bu yüzden müthiş bir zevk aldım. güneş gördü tenim biraz, o da kaymağı, şekeri oldu.

benim pazarda en hoşuma giden şey, stroopwafels alıp, onu kemire kemire dolaşmak. müzisyenler de oluyor bazen pazarda, cafe’lerde oturup muhabbet eden insanları izliyorsunuz, onlar da sizi izlerken.

bu anlattıklarımı, bol fotoğrafla desteklemek isterdim aslında, anlattığımı göstererek yaşatmak istiyorum, ama fotoğraf makinam yok. daha doğrusu var ama, dijital değil, dijital olsa, her gezmeden sonra gelip buraya koymak istiyorum. bakalım, bi para denkleştirirsem alırım belki burda.

çok merak ediyorsan anlattıklarımı, google’a bi sor, göstersin sana.

Yazı kategorisi: genel | Etiketler: , , , | » yorum bırak;

28 gün dediğin nedir ki

Yazan: unremute Eylül 17, 2009

bugün perşembe, birkaç saat sonra, hollanda’ya geleli tam dört hafta olacak. 4 hafta önce bu saatlerde, Schiphol’de bavullarımı bekliyordum. yalnızdım, yeni bir ülkedeydim, ve tatile değil, uzun bir süre burada yaşamak için gelmiştim.

4 hafta geçti ve oldukça hızlı geçti. alışma dönemi gibi yaşamadım aslında bunu. az çok biliyordum, bir haftada ne öğrenilirse onları öğrenmiştim daha önce. bir telaş yoktu içimde, tamamen sürpriz değildi benim için. mutluluk, huzur, sevinç, ama biraz çekince, tatlı bir korku, heyecan da vardı tabi.

odama gelir gelmez, burayı evim gibi hissettim. hiç yabancı gelmedi. yadırgamadım. şehri yadırgamadım. yadırgadığım hiç bir şey olmadı.

çılgın bir hayat beklemiyordum zaten, haftada 2 gece eğlence yeterli bana. okul yoğun, haftalar çabuk geçiyor. sınavlara neredeyse 1 ay kaldı zaten.

seviyorum burayı. evim oldu bir ayda. herkes diyor ki, büyük konuşma, erken konuşma. evet, ciddi şeyler söyleyip, ciddi kararlar vermek için, 1 ay kısa bir süre. ancak ciddi kararların çoğu, bir anda veriliyor. ya da koşullar, şartlar, bir anda oluşuyor.

türkiye’yi özlüyor muyum, elbette, ailemi, arkadaşlarımı, evimi, istanbul’u, çok şeyi özlüyorum. henüz oturup bunalım yapacak kadar değil belki ama, özlüyorum. bunalım yapacağım zaman da gelecek, biliyorum kendimi. ilk heyecanlar geçtikten sonra, bir an gelecek, bir anda çökücem. o bunalımı atlattığım zaman, tam olarak buralı olabilirim sanırım.

3 gün sonra, evimden, ailemden akrabalarımdan uzak, 25 yıldır alışkın olduğumdan farklı, ilk yalnız bayramım olacak. o gün çok hüzünlenirim gibi geliyor. uzaktakiler eskiden, bayramlarda ararlardı. telefonda onlarla bayramlaşmak bir heyecandı, ama aynı zamanda hüzünlüydü. şimdi o “uzak” ben oldum. ben bayramlaşmak için arayacağım ailemi akrabalarımı, bayramlaşırken gözlerim dolacak. hep o taraftaydım, bu tarafta olmak biraz zor olacak.

sonra uzaktaki ikinci bayram gelecek, sonra ilk uzaktaki doğumgünü, sonra ilk özel günler gelecek, ikincileri gelecek, üçüncüleri derken, alışıcaz zamanla. sıradan olacak.

buralı olsam da, burada olmaktan mutlu olsam da, içimde bir yerler hep kırık olacak.

hüzün de güzel şey…

Yazı kategorisi: genel | Etiketler: , , | » yorum bırak;

kahve, peanut butter, nutella, hollanda…

Yazan: unremute Eylül 16, 2009

tipik dutch kahvaltısı, ekmek arasına sürülen fıstık ezmesi, nutella, yanına kahve ya da portakal suyu, biraz kapalı bir hava, baş ağrısı, bisiklet zili sesleri, televizyonda “nu, straks, later”…

hollanda’da insanlar, kendi düzenlerinde yaşıyorlar. ülkemde hollanda dediğin zaman akla gelen üç şey, burda her an yaşadığın şeyler değil. hollanda hakkında bizde oluşan imaj, gerçekten oldukça farklı. ya da belki o üç şeye bakış açımızla da alakalı olabilir bu.

hollanda’ya gidiyorum, orda yaşayacağım bir süre dediğin zaman, arkasında “patlatılan” espriler malum. gelirsin hollanda’ya yerleşirsin, msn’den şurdan burdan arkadaşlarınla konuştuğun zaman, şu 3 soru, nasılsın iyi misinden bile önce sorulur; “kızlar güzel mi?”, “ot var mı her yerde?”, “sex kendiliğinden mi koşuyor ayağına?”

hayır. ot ve türevleri serbest burda, evet doğru. ama tam anlamıyla “legal” değil. sadece “tolere” ediliyor. ruhsatlı mekanlarda içiliyor, “coffeshop” diye tabir edilen. ülkeye ilk girenler, bu isimle alakalı sorunlar yaşıyor evet, ilginç hikayeler çıkıyor ortaya. 3 tane uzakdoğulu tanıyorum, daha ilk haftadan “kahve” almak amacıyla “coffeeshop”a girip, bambaşka bir dünya ile karşılaşan. ama ot pek kimse kullanmıyor, hele hollandalılar çok az. kimler kullanıyor, ülkeye yeni gelen yabancılar.

“red light” yine herkesin hayallerini süsleyen bir yer. ona da bir meslek olarak bakıyorlar. öyle herkes her gün gitmiyor oraya. amsterdam ve den haag’ın en doğal parçalarından onlar. gerçi amsterdam’daki asıl red light yavaş yavaş kapanıyor şimdi, sanatkarlar sokağına çeviriyorlar onu. hollandalıların uğradığı bir yer değil zaten. yine turistlerin bolca akın ettiği, hatta ailecek, çoluk çocuk gezdiği bir açık hava müzesine dönüşmüş nerdeyse.

kızlar güzel mi sorusu, ve bununla beraber gelen sex sorgulamaları. güzelliğin göreceli bir şey olduğunu hep söylüyoruz da, neyse… bizim kızlarımız çok yaygın olarak sarışın olmadığı için, buraya gelen her türk’e, her tarafta sarışın mavi gözlü kızlarla dolu olması, “anam cennete geldim” hissini veriyor. evet, güzel sayılabilirler, bu tarz özelliklere alışkın olmadığımız için. abiyane tabirle, “çok kolaylar” deniyor bir de dimi. hollandadaki azınlıkların, saçma sapan hayat stillerinden ve işsizlik maaşını, devletin “çalışmana gerek yok ben para veriririm sana” olarak algılamalarından dolayı, ülkede aşırı milliyetçilik hızla yükseliyor. bırakın kolay olmasını kızların, ne erkekleriyle ne kızlarıyla, arkadaş olmakta bile çok zorlanabiliyorsunuz. orta yaş ve üstü hollandalılarda bu milliyetçilik o kadar yüksek olmasa da, gençler arasında oldukça yayılmış ve güçlü bir durumda. artık siz hesap edin, ne kadar kolay olduklarını. burda yabancılar, sadece düzgün bir hayat yaşamaya çalışıyor, her gece başka bir kızla yatmaya değil.

bir de, en çok bayıldığım, buraya gelmeden önce tüm yaz maruz kaldığım, olağanüstü yaratıcı “gay” esprileri. evet hollanda’da hemcinsinle evlenmek yasal. mümkün yani. ha sen bunu, “olm hollanda’da herkes i.bneymiş, oraya gidenler de öyleymiş”, “vay hollanda’ya mı gidiyosun, dikkat et lan muhahhahhaha” olarak algılıyorsan, yapabileceğim bişey yok. eşcinsel evliliğe karşı ol, daha saygı duyarım sana. en azından o konu hakkında bir fikrin vardır, her hollanda’ya gideni gay olarak nitelemen, emin ol öyle çığır açan bir espri değil. kendimden biliyorum, herkes yapıyor bunu, binlercesine maruz kaldım.

a bak yardımcı olayım sana, hollanda’da, “living together agreement” diye de bir şey var. birlikte yaşamak isteyen, ama evlenmek istemeyen çiftler, birlikte yaşama anlaşması yapıyorlar. resmi bir şey, evrakları şuyu buyu var. bir nevi evlilik gibi, çünkü evli çiftlerin sahip olduğu tüm haklara sahip oluyorsun, ama evli değilsin, ayrılmak biraz daha kolay sanırım. açıkcası çok fazla detay bilmiyorum bu konuda, öğrenince yazarım. al sana espri, üzerine düşün, elbet bulursun bir şeyler.

şimdi ben hollanda’dayım ya, bir çok insanın gözünde şöyle bir imaj oluşuyor. okul falan yok mesela zaten. okul, “partner” bulmak için bir ortam. derse slip mayolarla gidiyoruz. bir elimizde ot, durmadan çekiyoruz, bir elimizde bira. herkes sarhoş zaten, uçmuş, her yerde sevişen çiftler, hatta gruplar!! bi dolu gay de var tabi. derse giriyoruz, sınıfın yarısı kız, yalvarıyorlar akşam sana geleyim diye. sonra hoca geliyor, ışıklar kapanıyor, kırmızı mavi spot ışıklar düşüyor, hoca başlıyor striptize, sınıfta gay çoksa, erkek oluyor hoca, değilse bir bayan oluyor mutlaka. sonra akşama kadar içiyoruz, ot çekiyoruz, sevişiyoruz, sevişiyoruz, yorulunca eve gelip uyuyoruz. evet hayatımız böyle.

en güzeline geliyorum şimdi. msn’den soru, “naptın nettin anlat olum hikayeleri, kız falan yok mu”, cevabın şuysa, “abi napayım ders falan çalışıyorum işte, dersler ağır, kız falan görmedim abi ne bileyim.” bu cevabı verince “mal” oluyorsun. “olm hollanda’ya gittin, ne işin var evde, dersle ne işin var, kop dağıt, kızlar mızlar, ot alkol, bitmesin geceler.” camdan bakıyorum, yoo öyle aşağıda sokaklarda sex partileri falan yok. sonuçta, yapmıyorsan malsın. malım. o kadar çok insan mal ki burda. ha varoşlara git, korkmayacaksan eğer, orda çığrından çıkmış hayatlar var, okumayan, cahil, ne kadar sorunlu ve serseri tip varsa, böyle hayatları var sanıyorum. okuyan insanlar ise, düzgün bir hayat yaşamaya çalışıyorlar. bir şey “yasak” olmayınca, ona rağbet olmuyor, kimse ne farkında, ne de umrunda. hollanda’nın türkiye’deki imajından kimsenin haberi yok. ot, red light vs. sorunca hollandalılara, neden bu soruları sorduğunuzu bile anlamıyorlar. “doğal” çünkü onlar için. onlar nerdeyse konya büyüklüğündeki ülkelerinde teknoloji geliştiriyorlar, ticaret yapıyorlar, kazanıyorlar. konya kadar ülkelelerinde, nüfusunun sadece %3’ünü tarımda çalıştırıp, dünyanın en büyük 3. tarım ürünleri ihracatçısı oluyorlar. üretiyorlar, çalışıyorlar. biz ise, konya gibi yerde, bir tane gölümüzü kurumaktan koruyamıyoruz, ama hollanda’daki “çılgın” hayata özenerek, ağzımızın suyu akarak bakıyoruz.

sen hala diyeceksen “malsın” diye, evet sen gelsen, o bahsettiğin hayatı yaşarsın. dediğim gibi, o hayatların yaşandığı yerler var sanıyorum, kimsenin nerde olduğundan bir haberi yok ama, var bir yerlerde. erasmus öğrencileri ile takılabilirsin mesela, ya da varoşlarda, ya da amsterdam’ın disco’larından, kulüplerinden hiç çıkmayabilirsin. yani amacı, sadece bu şekilde yaşamak olan insanlarla birlikte olursan, evet bulabilirsin o hayatı. pek hollandalı ile tanışmazsın ama aklında olsun. a bak sana müjde, amsterdam’da haftada 3-4 gece, sex partileri yapılıyor. onlara katılabilirsin. giriş 20 euro civarında, ve çıplak girmek zorundasın. bunu nerden öğrendiğimi soracak olursan, her türlü “amsterdam guide” da bu yazıyor. hatta o özendiğin hayatı yaşamak için bile var sanırım o rehberlerden. gariptir işte, amsterdam, dünyada en çok müzenin olduğu şehirlerden birisi, tam bir müzeler şehri, görsel güzellikleri çok fazla olan bir şehir ayrıca, ama sana göre de hayat var orda, “amsterdam never sleeps.”

yalnız aklında olması gereken bir kaç şey var. çılgın bir hayat yaşıyorlar sandığın gibi ama, kuralları var. kurallara uyan insanlar. kırmızıda geçemezsin, yasak alana giremezsin, ve senin için en kötüsü, sokakta içki asla içemezsin. hatta daha kötüsü geliyor, sokakta elinde bira ile bile gezemezsin, ağzı kapalı bile olsa. bir poşetin içinde olmak zorunda, ve eve gidiyor olmalısın. aksi takdirde, 50 euro civarı bir ceza ödersin, ve yabancıysan başın büyük belaya girer. buraya “çılgın” hayat yaşamak için gelenler yüzünden, ve yükselen milliyetçilik yüzünden, serseri genç gruplar dışında, koşarak uzaklaşman gereken bir diğer kişiler, polisler. milliyetçilik bir de onlar arasında yükselmiş. yabancıysan, asla polis ile muhatap olma. burda ne istanbul’daki gibi istediğin yerde içki içebilirsin, ne de “ayarlarız, hallederiz” ile polisten kaçabilirsin.

kahvaltıyla başlamıştım yazıya. evet, kahvaltıda sevişmiyoruz burda. tipik dutch kahvaltısı olarak, dilim ekmek arasına, peynir, fıstık ezmesi, nutella, tereyağı vs. ne varsa sürüyorsun, yanında kahveyle yiyorsun. kahve, normal kahve. yani kendi halinde normal bir hayat. ekstrem bir kahvaltı değil. sen sucuklu yumurtanı nasıl yiyorsan, burda da aynı ruh haliyle yiyor bu insanlar ekmeklerini.

dipnot: Söz meclisten dışarı!!!

Yazı kategorisi: genel | Etiketler: , , , , | 2 Yorum »