Dünün muhteşemliği, yıllarca aklımdan çıkmayacak sanırım.

Eskisi kadar çok yazı yazamıyorum buraya. O ilk hevesler geçti sanırım. Yine 2 ayı geçmiş buraya yazmayalı, kusura kalma.

Dün, birçok insanın üstün çabaları sayesinde, gerçekten güzel bir gün geçirince, paylaşmak istedim. Özellikle günün finali, tadından yenmeyecek güzellikte.

DUWO’dan ilk uyarıyı aldım. Borcunuz şu kadar diye. Ocak’ta başlayıp, Nisan sonunda biten işimin, maaşını hala alamamış olmam, beni o an yine çileden çıkardı. Dmytro’ya mail attım. Şunu öğrendim arkadaş, Türkiye’de şikayet ettiğimiz çok şey var ya, insan her yerde insan. İş bitti, şimdi hiç bişey kimsenin umrunda değil. Maile cevap verme zahmetini göstermedi.

Aslında ondan önceki günden başlamak lazım. Babamın para yollamak için bankaya gitmesi, ve gtalk’tan banka memuruyla iletişime geçmem müthiş bir güzellikti. Bankacı olan ben miyim, o mu, ayırt edemedim çünkü. Yolladığım IBAN ve BIC numaralarını, birleştirmekten acizdi çünkü arkadaş. Bana ısrarla, eksik hane var diyor, diyor ki 26 haneli olmalı. Arkadaşım diyorum, bak IBAN ve BIC’i yanyana koy, 26 hane oluyo işte. BIC de bankanın kodu. Bunun üzerine bana sorduğu soru, hangisi önce? Dedim şu andan itibaren, sen her şeyden önce geliyorsun benim için.

Dmytro’ya dönelim. Maile cevap vermeyince odasına gittim. HR departmanı, sonunda çalışma iznim için başvurmayı becermiş. Bu upuzun hikaye, şöyle özetleyebilirim, döküman toparlayıp, doğru dökümanları isteyip yollamaktan aciz insan müsveddelerinin toplandığı, okulumun güzide departmanı. Son bombaları da, ya pasaport kopyan tam istedikleri gibi değilmiş, bi daha yollasana. Bunu ben dökümanı yolladıktan tam 1 ay sonra söylemeleri, biraz sonra açıklayacağım küfür arzusunu ilk kez doğurdu bende gün içinde.

Dmytro’nun söylediği, paranı alacaksın, 2 hafta içinde iznin çıkar, sonra 3 ay boyunca maaş alacaksın. E toplu vermeyecek misiniz, yok öyle toplu para çıkartamıyoruz. Bizde her şey bi şekilde katakulliyle olur ya, Hollanda’da alasıyla oluyo, ama bu işi beceremiyolarmış. Dedim ne halin varsa gör. Tüm bu iğrençliklerin ilk adımı olan fakülte sekreterine gittim. Orda sinirlerim boşaldı zaten, bağırdım çağırdım kadına, ağzıma geleni söyledim. Nitekim daha en başta başvurumu 1 ay geç yapan kendisi. Evet haklısın diyo bana, ulan geç yollayan sensin, haklısın diyeceğine özür dile. Bi de diyor ki, göçmen bürosuyla görüşmeye gittiğinde, çalıştığını söyleme, izinsiz çalıştığın için hem sen, hem biz ceza alırız. Ulan kaçak işçi çalıştırıyosun yani? İşte o an, karşımdakinin Türk olmasını çok istedim, ya da Türkçe bilmesini. Çünkü “Fuck You” kesinlikle ağzı doldurmayan, insanın içini boşaltmasını sağlayamayan bir küfürdü. Güzel Türkçe’mden, “O****u ç*****u” söylemini paylaşmak istedim kendisiyle. Kusura kalmayın, ayıp mayıp kalmadı bende.

O sinirle hocaya gitmek istemedim. Bana gerçekten yardımcı olmak istedi bu işi vererek, sonra pişman olacağım şeyler söylemekten korktum. Sonra tez hocamla karşılaştım. Naber dedi, dedim durum budur. Adamcağız sağolsun ben borç vereyim sana falan dedi, yok dedim sağolun sizden alamam, o da bi garipsedi falan. Ah bu kültür farklılıkları yok mu…

Sonra girdiğim sunumda, konuyu tamamen yanlış anlayıp, ve Daan ile Ece’nin de yanlış anlamasına sebep olup sıçtığımızı farkettikten ve sinirler daha da bozulduktan sonra, dedim okuldan uzaklaşayım. Göktürk’le Yunus’un yanına gittim. Onlar olmasa, çok fena durumlardaydım zaten çoktan. Haklarını ödeyemem. Onlar için apayrı bir yazı yazıcam bir ara buraya. Biraz moral verdiler bana, sakinleştirdiler. Dedim ben kaçıyorum okula dönücem, ödev yetiştirmem lazım. Ve günün finaline geliyoruz.

Çıktım evden, aşağıya indim, bisiklet yok. Çalınmış. Orda artık sinirler boşaldı, bağırdım çağırdım, Türkçe güzel güzel küfür ettim, rahatladım, gözler falan boşaldı zaten. O iyi geldi biraz. Dedim yapacak bişey yok, geldi mi hepsi bir gelir zaten. Dedim yürümekten başka çare yok. Yürümeye başladım. Gözüm de etrafta, acaba diyorum bisikleti koyduğum yeri mi yanlış hatırlıyorum ama mümkün değil. İki sokak yürüdüm. Arkadaşa da mail atıyorum bi yandan, geç kalıcam diye. Bir ara kafamı kaldırdım, yan sokağa baktım, bisiklet yığınının arasından bişeyler bana göz kırpıyo. Baktım benim bisiklet orda. Çalan arkadaş neyse ki komşummuş. Çalmış bisikleti, kendi evinin sokağına bi yerlere sokuşturmuş. Gittim, geri çaldım bisikletimi.

Bir laf vardı aklıma geldi, tam doğrusu bu mudur bilmiyorum. Allah sevdiği kuluna, eşeğini kaybettirip sonra buldururmuş, onun gibi bişey. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Sanki yeni almış gibi bisikleti. Bilen bilir, bir de bisikletsizlik, Hollanda’da başıma gelebilecek en kötü şeydi muhtemelen. Dedim bu bi işaret, işler tekrar yoluna girecek. Ha sinir bozukluğu devam ediyo mu, ediyo. Ama yoluna girecek tekrar, biliyorum. Burda, Hollanda’da, ne berbat günleri atlattım ben. Hepsi geçti de, yine yüzüm güldü. Yine öyle olacak. Ama Hollanda’ya geldiğim ilk günden, şu ana kadar, bana bütün bu güzellikleri yaşatan, emeği geçen herkese teşekkürü bir borç biliyorum. Ama benim yüzüm yine gülecek.

Büyük değişiklik zamanı gelmiş yalnız, onu anladım. Delft’e veda etmenin zamanı geldi. Birkaç ay sonra, gidiyorum. Yavaş yavaş toparlanmak zamanı. Şu finaller ve teslimleri de hallettikten sonra, işime başlamak istiyorum artık. Yenilik her zaman iyidir. Nitekim burdaki hayatım, bayatladı bile.

Şimdi napıyorum, Alors on Danse dinliyorum. Tarzım olmadığı için dinliyorum. Kafamı dağıtsın. Bu cümle de başlık ne alaka dersen. Ha bütün bu olanlar dans gibi bişey, e buyrun doymayan varsa daha, buyursun gelsin daha borçlanabilecek çok teşekkürüm var.