alper kemal

ben daha bişey demiyorum.

özür dilerim

Yazan: unremute Ekim 4, 2009

mutlu olmak sadece insanın kendi elinde. orda burda aramanın bi anlamı yok. bak ben bundan sonra mutluyum sadece. saçma sapan şeylere üzülmenin hiç bir anlamı yok onu öğrendim. sen ne kadar üzülsen de, eğer daha fazla üzüleceksen, gerek yok. ne kadar çabalasan da, üzülüyorsun. daha fazla üzülmek, ilerde daha da fazla üzülmeni engellemiyor.

mutlu olmak lazım. bu da sadece senin elinde. sadece bir kişinin elinde, o da sensin. başka hiç kimse, asla mutlu etmez seni. asla ama asla. mutlu ettiğini sanarsan da, aslında, seni mutlu eden, yine de sensin. bir başka insan değil. sen bir şeyden mutlu olmak istiyorsan, o sensin aslında, o şey değil.

bak ben bundan sonra mutluyum. beni mutlu eden şeyler yer alacak sadece hayatımda, ve sadece mutlu olucam. ne para, ne sıkıntı, ne başka bir insan, ne başka bir dert, hiç bir şey canımı sıkamaz. sadece mutlu bir alper olacak bundan sonra. peki kolay mı, zor mu mutlu olmak? ne yapmak gerekiyor? hiç bir şey. zaten yaşamını devam ettirmeni sağlayan her şey seni mutlu etmiyor mu?

hayatta kaldığım sürece mutluyum. beni mutsuz etmiş, ve bundan sonra da mutsuz edecek hiç bir şeye ihtiyacım yok bundan sonra. beni mutlu eden şeylerin ve insanların kıymetini bilmekten başka, hiç bir şey yapmam. kıymet bilmeyenin de kıymeti bilinmez.

bak sana yarınımı anlatayım. hatta bugünden başlayarak. gittim. alışverişimi yaptım marketten, ucuzundan. param yok, müthiş para sıkıntısı içindeyim hollanda’da. umrumda mı? değil. en ucuzundan alışveriş yapıyorum. 30 euro’ya bütün haftalık ihtiyacımı aldım. param kaldı mı? hayır. umrumda mı? hayır. buzdolabım ağzına kadar doldu. en fazla 10 euro daha harcarım bu hafta, zaten daha fazlası için param yok. tatlıdan içeceğe, meyveden, sebzeye, her şeyimi aldım. buzdolabımın ağzına kadar dolu olması, açtığımda gördüğümün bi aile, ev dolabına benzemesi, beni müthiş mutlu ediyor.

geldim evime. bifteğimi pişirdim. kendi istediğim tarzda. en kalınından, ince ince doğramadan. kalın et pişirmeyi öğrendim bu akşam kendi kendime. yanına makarna, yanına pişmiş sebze. daha büyük bir mutluluk var mı? insanın, kendi karnını doyurabilmesi gibi bir mutluluk var mı? kendi yaptığım yemeğe aşık oldum, yaşadığım şehri sevdiğim gibi.

yemek bitti, ya sonra? içeceğim var, her türlüsünden, kahvem var, tatlım var, meyvem var. hangisini yesem, hangisini tatsam diye bocalamak bile, beni mutlu etti.

para bulup, sportkart’ımı alıyorum yarın. spora başlıyorum. sporla meşgul etmek lazım, vücudu da, beyni de. başka bir şey düşünmemek lazım. yarın spora başlıyorum. anlatırım sonra.

sanattan çok uzak kaldım bir süredir. fotoğraf çekmeye başlıyorum pazartesi. hele ki, böyle mükemmel bir ortam, şehir ve ülkede, mükemmel fotoğraflar çekmek, işten bile değil. model gırla zaten. öyle çok fazla aramaya gerek yok.

sanat ve spor. insanın hayatından eksik etmemesi gereken şeyler. bunlarla mutluyum ben. bunlarla mutlu olucam.

yarın temizlik günü benim evimde. bu hafta salonu temizlemenin sırası, carlos’ta. haftaya benim. ama yarın sabah erken uyanıcam. çamaşırlarımı yıkıcam, odamı temizlicem. mis gibi kokacak odam. daha büyük mutluluk var mı? daha güzel mutluluk var mı? muhtemelen yarın yağmur yağacak yine hollanda’da, umrumda mı? değil. tertemiz kokacak odam. daha güzel mutluluk var mı?

odamda ne kadar çöp varsa atıcam. ha odamı pislik götürüyo sanma, ama çöp olması gereken çok şey var. tüm çöpleri atıcam. hep atayım atayım diye niyetlenip, odamda gereksiz yere yer ayırdığım tüm çöpleri atıcam.

meyvelerimi yerim şimdi. muz, mandalina, mango, elma. ne istersen var. daha güzel mutluluk var mı? kahvem var.

bundan sonra sadece mutlu olmak var. gereksiz, çöp her şeyi atmak var hayattan. çok daha fazla yazıcam buraya. müzikle ilgilenmem lazım, fotoğraf çekmem lazım. bunları eksik etmemeliyim hayatımdan.

şu küçük boy gitarlar var ya. onlardan bulmam lazım. gitar çalmayı öğrenicem mesela. ufak boy olsun, kendi kendime mırıldanayım yeter bana. yeterince romantik.

romantizmi eksik etmemek lazım hayattan. yavuz’un babasının dediği gibi, romantizm sadece bir kızla bir erkek arasında olmaz. romantizm, bir tek kişinin, tek başına yaşadığı gibi de olur. romantizm ihtiyaç. romantik yaşarım ben de. mutlu olurum.

çok unutmuşum kendimi. ufak şeylerle mutlu olurdum ben. gereksiz şeylere çok üzmüşüm kendimi. ufak lokmalarla mutlu olurum, parasızlıkla, bisikletimle, delft’in kanallarıyla, yağmurla, müzikle, yemek yapmayı öğrenmekle mutlu olurum. tadı berbat da olsa, hollanda tatlılarıyla bile mutlu olurum belki.

mutlu olmak çok kolay. yeter ki sen iste. mutlu olmak, ne bir insana, ne bir nesneye, ne bir şehre, ne bir ülkeye, ne de herhangi bir şeye bağlı. mutlu olmak, sadece bir insana bağlı. o da sensin. o kadar uzun zamandır unutmuşum ki bunu. o kadar uzun zamandır unutmuşum ki kendimi. o kadar uzun zamandır ihmal etmişim ki kendimi.

kendime kocaman bir özür borçluyum.

tüm vaktimi, sadece kendime ayırıyorum bundan sonra.

kendimden özür diliyorum.

yanlış şeyler için, kendimi ihmal etmişim. bundan sonra, amacım, sadece kendimi mutlu etmek. özür dilerim.

bundan sonra, sadece mutlu olmak, ve güzel ve kıymetli insanları anmak ve özlemek var. güzel ve kıymetli insanlar, sizleri çok özlüyorum. kadehini bana kaldıran insanlar, ve mutlu anlarını benimle özdeşleştiren insanlar, sizleri özlüyorum, hayatımdaki yerleriniz, pek büyük. beni mutlu ediyorsunuz. siz de mutlu olun. sizler biliyorsunuz kimler olduğunuzu…

(hepinizi tek tek anıcam bu sayfada, yarın.)

Yazı kategorisi: genel | 1 Yorum »

amsterdam & delft

Yazan: unremute Eylül 29, 2009

Amsterdam’ın tadına baktım, keyfini çıkardım…

Görüntü042

Delft’te, fotoğrafçının fotoğrafı…

Görüntü044

Yazı kategorisi: genel | » yorum bırak;

bir gün seni sevdiğimi anlarsın…

Yazan: unremute Eylül 22, 2009

uykuların kaçar geceleri 
bir türlü sabah olmayı bilmez 
dikilir gözlerin tavanda bir noktaya 
deli eden bir uğultudur başlar kulaklarında 
ne çarşaf halden anlar, ne yastık 
girmez pencerelerden beklediğin aydınlık 
kapanır yatağına çaresizliğine ağlarsın 
onun unutamadığın hayali 
sigaradan derin bir nefes çekmişcesine dolar içine 
sevmek neymiş bir gün anlarsın

bir gün anlarsın aslında her şeyin boş olduğunu 
şerefin, faziletin, iyiliğin, güzelliğin 
gün gelir de sesini bir kerecik duymak için 
vurursun başını soğuk taş duvarlara 
büyür gitgide incinmişliğin, kırılmışlığın 
duyarsın 
ta derinden acısını çaresiz kalmışlığın 
sevmek neymiş bir gün anlarsın

bir gün anlarsın ne işe yaradığını ellerinin 
niçin yaratıldığını 
bu iğrenç dünyaya neden geldiğini 
uzun uzun seyredersin de aynalarda güzelliğini 
boşuna geçip giden yıllarına yanarsın 
dolar gözlerin için burkulur 
sevmek neymiş bir gün anlarsın

bir gün anlarsın sevilen dudakların 
sevilen gözlerin erişilmezliğini 
o hiç beklenmeyen saat geldi mi 
düşer saçların önüne ama bembeyaz 
uzanır gökyüzüne ellerin 
ama çaresiz 
ama yorgun 
ama bitkin 
bir zaman geçmiş günlerin uykusuna dalarsın 
sonra dizilir birbiri ardınca gerçekler acı 
sevmek neymiş bir gün anlarsın

bir gün anlarsın hayal kurmayı 
beklemeyi 
ümit etmeyi 
bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir 
bütün vücudunu saran o korkunç geceyi 
lanet edersin yaşadığına 
maziden ne kalmışsa yırtar atarsın 
o zaman bir çiçek büyür kabrimde kendiliğinden

seni sevdiğimi bir gün anlarsin…

Ümit Yaşar Oğuzcan

Yazı kategorisi: genel | » yorum bırak;

dinlerken aklıma gelenler

Yazan: unremute Eylül 20, 2009

sezen aksu – yanmışım sönmüşüm ben

bisiklet parkına, bisikletimi kilitledikten sonra, “rookzone”da bir sonraki treni beklemek. gidecek o kadar çok yer var ki…

binmek istiyorum bazen bir trene, nereye gideceğimi önceden seçmeden. istanbul’da rasgele bir otobüse bindiğim gibi. burda da, ilk gelen trene binmek, çok şeyi istanbul’da bıraktığım gibi, çok şeyi geride bırakarak gitmek.

aklımdaki kısa filmi çekmek istiyorum. kesinlikle delft’te olacak. daha önce hiç denenmemiş tekniklere falan heveslendiğim yok. klişe dolu olsun. herhangi bir filmde, ya da filmciliğe yeni başlamış herhangi birisinin, ilk heveslerle orjinal olduğunu sanarak, binbir kere çekilmiş sahneleri çektiği gibi, her yerde görebileceğiniz sahneleri çekmek istiyorum. ama ben bazen, işte böyle klişelerle görüyorum yaşadığım yeri. yaşadığım yer delft, ne kadar yeni de olsam burda, klişeler her zaman yanımda. istediğin kadar her şeyi geride bıraktığını zannet, hiç bir şey kendini geride bırakmıyor.

gözden uzak kalınca, bırakmıyor seni klişeler. bavulunun bir köşesine sıkıştırıyorsun, onları da götürüyorsun.

fotoğraf çekmek istiyorum. delft’in, üstü yapraklarla kaplanmış kanallarını kendine fon seçen fotoğraflar çekmek istiyorum. bir kadına, ya da bir erkeğe, ya da bir hayvana, bir ağaca, üstüste yığılmış yüzlerce bisiklete, kendi gözümden bakmak istiyorum. onları nasıl gördüğümü, anlamak istiyorum. klişelerle dolu olabilir, umrumda değil.

bazen hiç dönmek istemiyorum. her zaman yer değiştirmek istiyorum. hiç dönmemek, hep birilerini, bir yerleri, bir şeyleri geride bırakmak istiyorum. her durakta inip, biraz orada oyalanıp, bir sonraki trene biner gibi. sonra o istasyonu da geride bırakmak istiyorum. stoptrein olsun bindiğim. her durakta dursun. en ufak duraklarda bile. varoşlarda bile dursun. kondüktörler hiç biletimi kontrol etmesin. her durakta, bir sigara izmariti bırakmak istiyorum arkamda.

aynı yerde durmak, hayatı durduruyor. bayağılaşıyor bazen. takılıp kalıyorum olduğum yere. nefret etsem de, öyle olduğunu sansam da, aslında içten içe çok seviyorum ayrılmayı, gitmeyi, hep birilerini bir yerlerde bırakmayı.

birkaç güzel anım olsun her istasyonda, yetiyor bana. sonra çok geride kalıyor o istasyonlar. isteyen, bana bir kartpostal yolluyor. isteyen sesini duyuruyor bana. ya da o gerideki durakların birtanesinde kalıveriyor. orda kalmak, onun tercihi. herkes hangi yöne giden trene bindiğimi biliyor sonuçta. ve her durakta indiğimi de. birkaç denemeyle, beni bulabiliyor isteyen.

geride bırakmak istiyorum herkesi. her şeyi. sonra üzülmek istiyorum. ağlamak belki. sonra geri dönmek istiyorum. geri dönüp bulmak istiyorum.

ama biliyorum, döndüğümde, çok şeyi, çok kişiyi bulamam.

beni isteyen bulur, ben istesem de onları bulamam…

bir tek klişeler, kendiliğinden, ayağına kadar geliyor insanın… hep aynı odanın içinde, köşeden köşeye, dolanıp durur gibi. her defasında yeni bir köşeye geldiğini sanar gibi.

Yazı kategorisi: genel | Etiketler: , , , | » yorum bırak;

cumartesi pazarı

Yazan: unremute Eylül 19, 2009

perşembe ve cumartesi günleri, delft’te pazar kuruluyor. bildiğin bizim semt pazarı işte. çiftçiler falan gelip ürünlerini satıyorlar pazarda.

pazar kurulmasının yanı sıra, bu ufak şehrin eğlencesi de aynı zamanda perşembe ve cumartesiler. hele bir de hava güzelse, müthiş bir zevkle pazarı gezip, hiç bir şey almayacaksanız bile atıştıracak birşeyler alarak keyfinize bakabilirsiniz.

hava bugün çok güzel delft’te. güneş var, ki yakında uzun bir süre için kaybolacak sanırım. oktay’la gittik pazara. bu sefer ihtiyaçlarımızı almak için aslında. daha önce gezmeye gidiyorduk hep. meyve aldık bol bol. ucuz mu değil mi, tam kestiremiyorum ben, pek anlamadığım için pazar alışverişinden, ama oktay’ın yardımlarıyla, “iyi abi bu, alalım” telkinleriyle, 1 haftalık vitamin ihtiyacımızı aldık.

ailecek gelmiş herkes. tadına doyum olmuyor. öyle çok büyük değil aslında pazar, iki sokaktan oluşuyor sadece. bizim devasa semt pazarları gibi değil. ama tadı apayrı, daha çok bir festival, şenlik havasında, panayır derler ya bizim orda, ufak panayır gibi işte. hayatımda yaptığım belki de ilk alışverişten, işte bu yüzden müthiş bir zevk aldım. güneş gördü tenim biraz, o da kaymağı, şekeri oldu.

benim pazarda en hoşuma giden şey, stroopwafels alıp, onu kemire kemire dolaşmak. müzisyenler de oluyor bazen pazarda, cafe’lerde oturup muhabbet eden insanları izliyorsunuz, onlar da sizi izlerken.

bu anlattıklarımı, bol fotoğrafla desteklemek isterdim aslında, anlattığımı göstererek yaşatmak istiyorum, ama fotoğraf makinam yok. daha doğrusu var ama, dijital değil, dijital olsa, her gezmeden sonra gelip buraya koymak istiyorum. bakalım, bi para denkleştirirsem alırım belki burda.

çok merak ediyorsan anlattıklarımı, google’a bi sor, göstersin sana.

Yazı kategorisi: genel | Etiketler: , , , | » yorum bırak;

28 gün dediğin nedir ki

Yazan: unremute Eylül 17, 2009

bugün perşembe, birkaç saat sonra, hollanda’ya geleli tam dört hafta olacak. 4 hafta önce bu saatlerde, Schiphol’de bavullarımı bekliyordum. yalnızdım, yeni bir ülkedeydim, ve tatile değil, uzun bir süre burada yaşamak için gelmiştim.

4 hafta geçti ve oldukça hızlı geçti. alışma dönemi gibi yaşamadım aslında bunu. az çok biliyordum, bir haftada ne öğrenilirse onları öğrenmiştim daha önce. bir telaş yoktu içimde, tamamen sürpriz değildi benim için. mutluluk, huzur, sevinç, ama biraz çekince, tatlı bir korku, heyecan da vardı tabi.

odama gelir gelmez, burayı evim gibi hissettim. hiç yabancı gelmedi. yadırgamadım. şehri yadırgamadım. yadırgadığım hiç bir şey olmadı.

çılgın bir hayat beklemiyordum zaten, haftada 2 gece eğlence yeterli bana. okul yoğun, haftalar çabuk geçiyor. sınavlara neredeyse 1 ay kaldı zaten.

seviyorum burayı. evim oldu bir ayda. herkes diyor ki, büyük konuşma, erken konuşma. evet, ciddi şeyler söyleyip, ciddi kararlar vermek için, 1 ay kısa bir süre. ancak ciddi kararların çoğu, bir anda veriliyor. ya da koşullar, şartlar, bir anda oluşuyor.

türkiye’yi özlüyor muyum, elbette, ailemi, arkadaşlarımı, evimi, istanbul’u, çok şeyi özlüyorum. henüz oturup bunalım yapacak kadar değil belki ama, özlüyorum. bunalım yapacağım zaman da gelecek, biliyorum kendimi. ilk heyecanlar geçtikten sonra, bir an gelecek, bir anda çökücem. o bunalımı atlattığım zaman, tam olarak buralı olabilirim sanırım.

3 gün sonra, evimden, ailemden akrabalarımdan uzak, 25 yıldır alışkın olduğumdan farklı, ilk yalnız bayramım olacak. o gün çok hüzünlenirim gibi geliyor. uzaktakiler eskiden, bayramlarda ararlardı. telefonda onlarla bayramlaşmak bir heyecandı, ama aynı zamanda hüzünlüydü. şimdi o “uzak” ben oldum. ben bayramlaşmak için arayacağım ailemi akrabalarımı, bayramlaşırken gözlerim dolacak. hep o taraftaydım, bu tarafta olmak biraz zor olacak.

sonra uzaktaki ikinci bayram gelecek, sonra ilk uzaktaki doğumgünü, sonra ilk özel günler gelecek, ikincileri gelecek, üçüncüleri derken, alışıcaz zamanla. sıradan olacak.

buralı olsam da, burada olmaktan mutlu olsam da, içimde bir yerler hep kırık olacak.

hüzün de güzel şey…

Yazı kategorisi: genel | Etiketler: , , | » yorum bırak;

kahve, peanut butter, nutella, hollanda…

Yazan: unremute Eylül 16, 2009

tipik dutch kahvaltısı, ekmek arasına sürülen fıstık ezmesi, nutella, yanına kahve ya da portakal suyu, biraz kapalı bir hava, baş ağrısı, bisiklet zili sesleri, televizyonda “nu, straks, later”…

hollanda’da insanlar, kendi düzenlerinde yaşıyorlar. ülkemde hollanda dediğin zaman akla gelen üç şey, burda her an yaşadığın şeyler değil. hollanda hakkında bizde oluşan imaj, gerçekten oldukça farklı. ya da belki o üç şeye bakış açımızla da alakalı olabilir bu.

hollanda’ya gidiyorum, orda yaşayacağım bir süre dediğin zaman, arkasında “patlatılan” espriler malum. gelirsin hollanda’ya yerleşirsin, msn’den şurdan burdan arkadaşlarınla konuştuğun zaman, şu 3 soru, nasılsın iyi misinden bile önce sorulur; “kızlar güzel mi?”, “ot var mı her yerde?”, “sex kendiliğinden mi koşuyor ayağına?”

hayır. ot ve türevleri serbest burda, evet doğru. ama tam anlamıyla “legal” değil. sadece “tolere” ediliyor. ruhsatlı mekanlarda içiliyor, “coffeshop” diye tabir edilen. ülkeye ilk girenler, bu isimle alakalı sorunlar yaşıyor evet, ilginç hikayeler çıkıyor ortaya. 3 tane uzakdoğulu tanıyorum, daha ilk haftadan “kahve” almak amacıyla “coffeeshop”a girip, bambaşka bir dünya ile karşılaşan. ama ot pek kimse kullanmıyor, hele hollandalılar çok az. kimler kullanıyor, ülkeye yeni gelen yabancılar.

“red light” yine herkesin hayallerini süsleyen bir yer. ona da bir meslek olarak bakıyorlar. öyle herkes her gün gitmiyor oraya. amsterdam ve den haag’ın en doğal parçalarından onlar. gerçi amsterdam’daki asıl red light yavaş yavaş kapanıyor şimdi, sanatkarlar sokağına çeviriyorlar onu. hollandalıların uğradığı bir yer değil zaten. yine turistlerin bolca akın ettiği, hatta ailecek, çoluk çocuk gezdiği bir açık hava müzesine dönüşmüş nerdeyse.

kızlar güzel mi sorusu, ve bununla beraber gelen sex sorgulamaları. güzelliğin göreceli bir şey olduğunu hep söylüyoruz da, neyse… bizim kızlarımız çok yaygın olarak sarışın olmadığı için, buraya gelen her türk’e, her tarafta sarışın mavi gözlü kızlarla dolu olması, “anam cennete geldim” hissini veriyor. evet, güzel sayılabilirler, bu tarz özelliklere alışkın olmadığımız için. abiyane tabirle, “çok kolaylar” deniyor bir de dimi. hollandadaki azınlıkların, saçma sapan hayat stillerinden ve işsizlik maaşını, devletin “çalışmana gerek yok ben para veriririm sana” olarak algılamalarından dolayı, ülkede aşırı milliyetçilik hızla yükseliyor. bırakın kolay olmasını kızların, ne erkekleriyle ne kızlarıyla, arkadaş olmakta bile çok zorlanabiliyorsunuz. orta yaş ve üstü hollandalılarda bu milliyetçilik o kadar yüksek olmasa da, gençler arasında oldukça yayılmış ve güçlü bir durumda. artık siz hesap edin, ne kadar kolay olduklarını. burda yabancılar, sadece düzgün bir hayat yaşamaya çalışıyor, her gece başka bir kızla yatmaya değil.

bir de, en çok bayıldığım, buraya gelmeden önce tüm yaz maruz kaldığım, olağanüstü yaratıcı “gay” esprileri. evet hollanda’da hemcinsinle evlenmek yasal. mümkün yani. ha sen bunu, “olm hollanda’da herkes i.bneymiş, oraya gidenler de öyleymiş”, “vay hollanda’ya mı gidiyosun, dikkat et lan muhahhahhaha” olarak algılıyorsan, yapabileceğim bişey yok. eşcinsel evliliğe karşı ol, daha saygı duyarım sana. en azından o konu hakkında bir fikrin vardır, her hollanda’ya gideni gay olarak nitelemen, emin ol öyle çığır açan bir espri değil. kendimden biliyorum, herkes yapıyor bunu, binlercesine maruz kaldım.

a bak yardımcı olayım sana, hollanda’da, “living together agreement” diye de bir şey var. birlikte yaşamak isteyen, ama evlenmek istemeyen çiftler, birlikte yaşama anlaşması yapıyorlar. resmi bir şey, evrakları şuyu buyu var. bir nevi evlilik gibi, çünkü evli çiftlerin sahip olduğu tüm haklara sahip oluyorsun, ama evli değilsin, ayrılmak biraz daha kolay sanırım. açıkcası çok fazla detay bilmiyorum bu konuda, öğrenince yazarım. al sana espri, üzerine düşün, elbet bulursun bir şeyler.

şimdi ben hollanda’dayım ya, bir çok insanın gözünde şöyle bir imaj oluşuyor. okul falan yok mesela zaten. okul, “partner” bulmak için bir ortam. derse slip mayolarla gidiyoruz. bir elimizde ot, durmadan çekiyoruz, bir elimizde bira. herkes sarhoş zaten, uçmuş, her yerde sevişen çiftler, hatta gruplar!! bi dolu gay de var tabi. derse giriyoruz, sınıfın yarısı kız, yalvarıyorlar akşam sana geleyim diye. sonra hoca geliyor, ışıklar kapanıyor, kırmızı mavi spot ışıklar düşüyor, hoca başlıyor striptize, sınıfta gay çoksa, erkek oluyor hoca, değilse bir bayan oluyor mutlaka. sonra akşama kadar içiyoruz, ot çekiyoruz, sevişiyoruz, sevişiyoruz, yorulunca eve gelip uyuyoruz. evet hayatımız böyle.

en güzeline geliyorum şimdi. msn’den soru, “naptın nettin anlat olum hikayeleri, kız falan yok mu”, cevabın şuysa, “abi napayım ders falan çalışıyorum işte, dersler ağır, kız falan görmedim abi ne bileyim.” bu cevabı verince “mal” oluyorsun. “olm hollanda’ya gittin, ne işin var evde, dersle ne işin var, kop dağıt, kızlar mızlar, ot alkol, bitmesin geceler.” camdan bakıyorum, yoo öyle aşağıda sokaklarda sex partileri falan yok. sonuçta, yapmıyorsan malsın. malım. o kadar çok insan mal ki burda. ha varoşlara git, korkmayacaksan eğer, orda çığrından çıkmış hayatlar var, okumayan, cahil, ne kadar sorunlu ve serseri tip varsa, böyle hayatları var sanıyorum. okuyan insanlar ise, düzgün bir hayat yaşamaya çalışıyorlar. bir şey “yasak” olmayınca, ona rağbet olmuyor, kimse ne farkında, ne de umrunda. hollanda’nın türkiye’deki imajından kimsenin haberi yok. ot, red light vs. sorunca hollandalılara, neden bu soruları sorduğunuzu bile anlamıyorlar. “doğal” çünkü onlar için. onlar nerdeyse konya büyüklüğündeki ülkelerinde teknoloji geliştiriyorlar, ticaret yapıyorlar, kazanıyorlar. konya kadar ülkelelerinde, nüfusunun sadece %3’ünü tarımda çalıştırıp, dünyanın en büyük 3. tarım ürünleri ihracatçısı oluyorlar. üretiyorlar, çalışıyorlar. biz ise, konya gibi yerde, bir tane gölümüzü kurumaktan koruyamıyoruz, ama hollanda’daki “çılgın” hayata özenerek, ağzımızın suyu akarak bakıyoruz.

sen hala diyeceksen “malsın” diye, evet sen gelsen, o bahsettiğin hayatı yaşarsın. dediğim gibi, o hayatların yaşandığı yerler var sanıyorum, kimsenin nerde olduğundan bir haberi yok ama, var bir yerlerde. erasmus öğrencileri ile takılabilirsin mesela, ya da varoşlarda, ya da amsterdam’ın disco’larından, kulüplerinden hiç çıkmayabilirsin. yani amacı, sadece bu şekilde yaşamak olan insanlarla birlikte olursan, evet bulabilirsin o hayatı. pek hollandalı ile tanışmazsın ama aklında olsun. a bak sana müjde, amsterdam’da haftada 3-4 gece, sex partileri yapılıyor. onlara katılabilirsin. giriş 20 euro civarında, ve çıplak girmek zorundasın. bunu nerden öğrendiğimi soracak olursan, her türlü “amsterdam guide” da bu yazıyor. hatta o özendiğin hayatı yaşamak için bile var sanırım o rehberlerden. gariptir işte, amsterdam, dünyada en çok müzenin olduğu şehirlerden birisi, tam bir müzeler şehri, görsel güzellikleri çok fazla olan bir şehir ayrıca, ama sana göre de hayat var orda, “amsterdam never sleeps.”

yalnız aklında olması gereken bir kaç şey var. çılgın bir hayat yaşıyorlar sandığın gibi ama, kuralları var. kurallara uyan insanlar. kırmızıda geçemezsin, yasak alana giremezsin, ve senin için en kötüsü, sokakta içki asla içemezsin. hatta daha kötüsü geliyor, sokakta elinde bira ile bile gezemezsin, ağzı kapalı bile olsa. bir poşetin içinde olmak zorunda, ve eve gidiyor olmalısın. aksi takdirde, 50 euro civarı bir ceza ödersin, ve yabancıysan başın büyük belaya girer. buraya “çılgın” hayat yaşamak için gelenler yüzünden, ve yükselen milliyetçilik yüzünden, serseri genç gruplar dışında, koşarak uzaklaşman gereken bir diğer kişiler, polisler. milliyetçilik bir de onlar arasında yükselmiş. yabancıysan, asla polis ile muhatap olma. burda ne istanbul’daki gibi istediğin yerde içki içebilirsin, ne de “ayarlarız, hallederiz” ile polisten kaçabilirsin.

kahvaltıyla başlamıştım yazıya. evet, kahvaltıda sevişmiyoruz burda. tipik dutch kahvaltısı olarak, dilim ekmek arasına, peynir, fıstık ezmesi, nutella, tereyağı vs. ne varsa sürüyorsun, yanında kahveyle yiyorsun. kahve, normal kahve. yani kendi halinde normal bir hayat. ekstrem bir kahvaltı değil. sen sucuklu yumurtanı nasıl yiyorsan, burda da aynı ruh haliyle yiyor bu insanlar ekmeklerini.

dipnot: Söz meclisten dışarı!!!

Yazı kategorisi: genel | Etiketler: , , , , | 2 Yorum »

çok geç kalmış bir yazı…

Yazan: unremute Eylül 13, 2009

kaç defa sitem etti bilmiyorum. ama ne dese haklı. blogging hayatımıza beraber başladığımızdan bu yana, kendi sayfasında bana defalarca yer vermesine rağmen, çok az kere adı geçti sanırım onun bu blogda. o yüzden başlı başına özel bir yazıyı haketti.

bu yazı özge hakkında olacak. buz gibi bi akşam vakti, beşiktaş-kadıköy vapurunun, en üst katında, rüzgarı yüzümüze yerken tanıştık. 4 yıl önce olması lazım yanılmıyorsam. ben eve, o amcasına gidiyordu, telekom son sınıf öğrencilerinden birkaç kişi daha vardı, ve aynı bölümde olduğumuzu bildiğim, ama yüzünü ilk defa gördüğüm özge atakan’la birkaç cümleden oluşan bir tanışma anı yaşadık.

iyidir, güzeldir, her şeyimi bilir. ama bu kadar iyilik, güzellik öyle hemen olmadı. hiç uyuşamadık, pek uyuşamayız da belki, emin değilim. karşılıklı tahammüllerle daha güzel oldu arkadaşlığımız ama, az kavga etmedik sanırım. ya benden oldu ya ondan, ya ben trip attım küstüm, ya o beni kırdı.

sonradan öğrendim çok dürüst olduğunu. içindekini söyler sağolsun. hiç sakınmaz. ama seviyorum bu huyunu. gerçekten ne düşündüğünü öğrenmek için hiç bir şey yapmanıza gerek kalmaz. kırıcı olur belki bazen ama, seviyorum yine de, yalanı yoktur, neyse odur.

en sevdiğim huyu ise, ne zaman isterseniz ulaşabilirsiniz. mesaj atın, arayın, ekstrem bi durum yoksa, mutlaka bir cevap alırsınız. canınız sıkkınsa, bunaldıysanız, yalnızsanız, mutlaka ulaşacağınızdan emin olabileceğiniz kişi özge’dir.

komiktir, mümkün olduğunca yardımseverdir :) yanında kendinizi iyi hissedersiniz. kötü gününüzdeyseniz, yalnız bırakmaz zaten.

çok sınava çalışmışızdır beraber. sabahları o uyandırmasaydı yetişemezdik sınavlara. onda misafir olduğum gün sayısı, sayamayacağım kadar çok galiba. hiç sesini çıkarmadı, çok katlandı buna, takdir edilesi. ben hiç mi katlanmadım, katlandım tabii ki. denizde boğulmasını engelledim yorulduğunda, boğulma pahasına. hiç lafını ettim mi, tabii ki hayır :)

doğumgünü olduğunda, şehirlerarası seyahat edilesidir. gittiğinize değer. öyle hikayeler kazandırır ki size, yıllarca anlatırsınız, herkesi bunaltana kadar.

bazen aldığınız hediyeye hakettiği değeri vermeyebilir. ama yine de sevinir, hatır için etrafta bulundurur :)

eğer yurtdışına çıkacaksanız, en son ve uzun uzun vedalaşılacak, geride bıraktığınıza üzüleceğiniz, gittiğinizde özleyeceğiniz insanlardandır. üzülmeye, özlemeye değer kişidir.

hakkında söylenecek çok şey vardır, bir blog yazısına sığmayacak kadar. ama mutlulukları, hakkında en çok konuşulabilecek özelliklerindendir. mutlu olduğunda, gerçekten çok mutlu olduğunu görürsünüz, hemen görmeseniz de, ya ben niye birden bu kadar mutlu oldum şimdi diye sorarsanız kendinize, biraz düşünürseniz, sebebin özge olduğunu anlarsınız. zamanla işlerini yoluna koymasına mutlu olursunuz, siz de en az onun kadar sevinirsiniz.

çocukluğunu da seversiniz, olgunluğunu da.

çok şeyini sever, hakkında yazılar yazmak ister, uzun süre beceremez, sonra bi yerden girmek lazım lafa diyerek, oturup bi blog yazısı yazarsınız.

sonra kendi kendinize, hiç yetmedi bu kadarı, demek ki ona özel bir tane değil, birkaç tane yazı yazmak lazım dersiniz.

boğaz manzaralı bir yerde, belki daha çok şey yazabilirim onun hakkında dersiniz, sonra boğaz manzarası hakkında dalga geçer.

gülersiniz. güzel gülersiniz.

onun ağzından birkaç şey duymak isterseniz, buraya bakın.

dipnot: bu kadar uzak mesafeden, bu kadar özlediğim, özlendiğimi bildiğim, nadir insanlardansın. yerin bende apayrıdır özge, biliyorsun zaten.

son dipnot: muazzam kahvaltılarını çok tattım, ama hala bana bezelyeli pilav sözün var.

Yazı kategorisi: genel | Etiketler: , , , , | 1 Yorum »

şimdi…

Yazan: unremute Eylül 12, 2009

Yayılmışız dünyanın dört bir yanına

Kimisi ta Kopenhag’da kimisi Paris

Bedenimiz orda burda dolanır amma

Çok hemde çok uzak yerde kalbimiz

Bir allı turna olsam karlı dağları aşsam

Varsam bizim ellere kendi göğümde uçsam

Şimdi İstanbul’da olmak vardı anasını satayım

Püfür püfür bir vapurun yan tarafında

Köprüde balık ekmek yemek

Dolmuşa hadi gidelim demek

Ver elini yeni kapı ver elini bebek tarabya

Şu anda oralarda olmak vardı ya

Şimdi İstanbul’da olmak vardı anasını satayım

Boğazda köhne bir iskelenin yamacında

Tabakta kavun peynir kadehte buz gibi rakı

Dilinde yarı acı yarı tatlı bir şarkı

Şu anda İstanbul’da olmak vardı

Benim derdim dermanım

Bilen yok

Yayılmışız dünyanın dört köşesine

Kiminin adresi Sidney kiminin Hamburg

Yaşamaya dört elle sarılmışız da

Yine de gözlerim dolu yüreğim buruk

Başımı hiç bir zaman eğmedim amma

Yine de yüreğim yara içimde boşluk

Minnacık tohum olsam savrulsam dönümlerce

Kış biter bahar gelir açılsam yüzbinlerce

Açılsam milyonlarca

Şimdi İstanbul’da olmak vardı anasını satayım

Püfür püfür bir vapurun yan tarafında

Şu anda İstanbul’da olmak vardı anasını satayım

Yeni cami de mısır atmak kuşlara

Köprüde balık ekmek yemek dolmuşa çek dostum demek

Ver elini Kadıköy ver elini Kalamış Moda

Şu anda oralarda olmak vardı ya

Şimdi İstanbul’da

Şu anda İstanbul’da

Ah İstanbul’da

Sabret gönül bir gün olur

Bu hasret biter

Çekilen acılar canım

Gün olur geçer

Söz:Melike Demirağ

Yazı kategorisi: genel | Etiketler: | » yorum bırak;

her yağmurdan sonra böyle güneş açacak mı?

Yazan: unremute Eylül 7, 2009

Çok karamsar olmadığım günlerde buraya daha çok şey yazmalıydım sanırım. Haftasonunun tamamını yatakta geçirince, içim karardı biraz. Türkiye’de hala herkes tshirt ile gezip hatta denize girmeye devam ederken, burda her an yağmur tehlikesiyle yaşamak, ve bundan korunmak için, ve hatta biraz ısınmak için kalın giyinmek ve yağmurluk taşımak, biraz sıkıntı veriyor insana.

İnsan yavaş yavaş gittiği yerin düzenine alışıyor. Akşamları erkenden uykum geliyor. Yatıyorum ve pek alışkın olmadığım şekilde erken kalkıyorum. Telefon hattıdır şudur budur hepsi tamam artık, ne burdaki arkadaşlarla, ne Türkiye ile iletişimde bir sorun yok. Derslere girmeye başladık bugün. İTÜ’lü günleri özleyeceğim gibi, biraz üzülerek de anacağım sanırım. Bazı dersler zor geldikçe, İTÜ’de vaktimi biraz boşa harcadığımı düşündüm bugün. Biraz moralim bozuldu. Tabi bir de benim bölümümdeki herkes, Computer Science’dan gelip, ben Telekomünikasyon’dan entegre olmaya çalışınca, zorluklar kaçınılmaz gibi.

Delft zaten çok büyük bir yer değil. Öyle günler gerekmiyor şehri tanımak için. Yön duygum da biraz kuvvetli olunca, her yerini sanırım 3 günde öğrenmiş oldum. Bisiklet ne kadar güzel ve faydalı bir şeymiş, bunu bizzat yaşadım. İlk günlerde fazla yapacak bir şey yokken, bol bol gezdim bisikletimle. Tabi bisikletin bu kadar güzel bir şey olması için, düz bir memlekette yaşamanız gerekiyor. İstanbul’da imkansız bir şey bisiklet sahibi olmak.

Akşam yemeklerini, Türk Camii’nde yemek güzel oluyor. Hem diğer Türk’leri görüyorsunuz, hem de açıkcası para sıkıntısı çekerken yemekleri bedavaya getirmek daha bir güzel oluyor. O yemekleri hayrına veren insanların girdiği sevabın haddi hesabı yok. Bugün burdaki arkadaşlarla konuştuk da, ileride elimiz biraz para görür de, bir hayırda bulunmak istersek, bu kesinlikle Delft Türk Camii’nde birkaç akşam öğrencilere yemek vermek olacak.

Bölümümde, 20 kişiyiz. 16’sı Hollandalı gençler. Her zaman olduğu gibi yine en yaşlı benim. Hepsinin yaşı ufak, yalnız bölümün yegane kızı sanıyorum ki benden büyük, ama kendisi biraz “emo” takıldığı için, henüz uyum sağlayamadık kendisiyle, yani bu bilgi rivayetten öteye geçemiyor. Yabancı öğrenciler benim dışımda, bir Endonezyalı, bir Hindistanlı, bir de Çinli. Zaten burası Çin ve Hindistan istilasına uğramış gibi görünüyor. Sokakta gördüğünüz 3 kişiden ikisi kesin bu iki ülkeden. Diğeri ise, ya Hollandalı, ya da “diğer” ülkelerden. Çok sayıda Türk olmasına rağmen, bu kadar Çinli ve Hindistanlı arasında “diğer” ülkeler klasmanından çıkmamız mümkün değil sanırım.

Çok fazla bilgi içeren bir yazı oldu. Özledim buraya yazmayı. Bundan sonra daha düzenli yazacağımdan eminim, çünkü yukarıda da dediğim gibi, insan ister istemez düzene uyuyor. Çarşamba ve perşembe günleri dışında, eğlence aramamaya başlıyor. Tüm barlar ve eğlence mekanları kapalı diğer günlerde. Herkes evinde ders çalışıyor. Evet, gerçekten ders çalışıyorlar. Ben bile çalıştım iki akşamdır, kendime şaşırıyorum. Pardon bir de salı günleri, caz günü var, bakalım yarın deneyeceğiz onu da. Herneyse, hayatım bu kadar düzene girince, bol vaktim de oluyor. Akşamları evde yapacak bir şey bulamadığımda, sanırım buraya bol bol günlük yazılar düşmeye başlar.

Hava müthiş değişken. İlk birkaç gün, çok güzeldi. Sonra birden soğudu, ve ceketle, ince montla dışarı çıkmaya başladık. Sonra yağmurlar başladı. Buraya binbir zorlukla getirdiğim eşyaların büyük kısmı, bir anda geçerliliklerini yitirdiler. Hele ki getirdiğim 4 çift ayakkabının, 3’ü şu an giyilemeyecek döneme girmiş durumda. Zaten cuma günü de kaşındım. Ayağımda converse varken, sen kalk sağanak yağmurda, Beestenmarkt’tan, Camii’ye kadar gitmeye çalış. Beestenmarkt neresi yahu dimi? Zaman gelecek tek tek anlatıcam hepsini.

Hava yine ısındı. Odam batıya baktığı için, öğleden sonraları fırına dönüyor. Çıkıyorum dışarı buz gibi. Bu dengesizlik hasta etti beni. Neyse ki şimdi iyiyim. Anneye babaya da söylenemiyor tabi hasta oldum falan gibi, merakta kalmasınlar diye. Neyse ki atlattım.

Bir dahaki yazıda, bölümdeki çocuklardan, Delft’in şehir merkezinden, salı, çarşamba ve perşembe eğlencelerinden bahsederim. Haftasonları uyuyor herkes, ya da dinleniyor, ya da ders çalışıyor. Bu da gerçek. Şaşırtıcı ama gerçek. “Cultural difference” tek söyledikleri şey, eli mahkum alışıyoruz.

Yazı kategorisi: genel | Etiketler: , , , | 1 Yorum »